
Bir, iki, üç..
Köy minibüsünde ağır aksak ilerlerken bir yandan telefonumun şebekesini kontrol ediyor, bulacağım ilk sinyal ibaresinde eşime mesaj göndermek için hazır bulunuyordum. Üç gündür yoldaydım. Son iki gündür kar tipiye dönmüş, kar kalınlığı yetmiş santimi aşmıştı. Zamanında varmam lazımdı, hayatta tüm geç kalmışlığımı telafi edebileceğim bir imkandı belki bu. Tüm ömrüm boyunca hep geç kalmış, bir yere bir kimseye vaktinden evvel varamamıştım. Tembel diye düşünebilirsiniz, belki sorumsuz... Doğruluk payı vardır elbette ama hayata on sıfır geriden başlayan bir kimseye neden geriden geliyorsun demek yerine geriden de olsa geldin ya diyebilmek erdemine sahip değildik belki de... Ya da ben anlatamamıştım, kimse de anlamak için çaba göstermemişti.
Zihnim geçmişimi bir illüzyon gibi düşüncelerime sunarken, kaptanın "on dakika mola" diye bağırmasıyla kendime gelip minibüsten aşağıya inerken yüzüme çarpan tipi sigaramı yakabilecek miyim diye düşündürtmüştü. Dağlık bir alanda şehirden epey uzaktaydık. Çakmağımı bulmak için ceplerimi karıştırırken birinin sigarama uzanıp yakmasıyla başımı kaldırıp baktığımda tanıdık gelmeyen bir yüzle karşılaşmıştım. Eyvallah dermiş gibi başımı sallayınca sessizliği ilk kim bozacak diye bekliyordum. Yeni birini tanıyacak ne isteğim ne de sorularım vardı. Kimsin, kimlerdensin, nereden gelir nere gidersin diye sormak istemezdim kimseye çünkü bilirdim ki bu soruları bir nevi kendime de sormuş olurdum birine "kimsin" demek aslında sen söyle sonra da sen sor ben söyleyeyim demek gibidir. İlginçtir ki bunların hiçbiri olmadı sigaramı bitirdikten sonra etrafa baktığımda adamı otobüse doğru ilerlerken görmüştüm. Kendisi içmemiş ancak bana çakmak uzatmıştı. Belki de içmiyordur, iyi de kim içmediği halde üzerinde hazır bir şekilde çakmak bulundururdu ki? Buranın köy yeri olduğunu çakmak, çakı ve hatta tabanca dahi olabileceğini, bunun çok doğal olduğunu
fark ettim sonra. Kalkmak üzere olan minibüse doğru ilerledim.
Yol bitmek bilmiyordu. Ne uyuyabilmiş ne de yemek yiyebilmiştim. İnsan belirsizliğe doğru yol alırken belirli olan rutinlerinden uzaklaşırmış pek tabii.. Yolun devamında şoförün dinlediği türkü dikkatimi çekiyor: "Ömrümün uzun yolu, geçip gitsem yare doğru, gözlerim yaş dolu dolu, yol ver dağlar yol ver bana.." Dağlar ardına saklıyor bize ait ne varsa, kıskanç bir sevgili gibi... Önce beni ez, önce beni geç diyor. Ferhat'ın kaderinden bize de pay düşmüş belli ki..
Üç, iki, bir...
Şoför vardık diyor. Oysa ben varacağım yeri bilmiyorum. Sırt çantamı alıp minibüsten inerken bana ait olan ama benim hiç de oraya ait olmadığım toprakların nefesini çekiyorum içime. Tıpkı kimlikte babamızdan ötürü yazan memleket bilgisi gibi, gitmesen de görmesende sana oralısın derler ve sen de oralıyım dersin. Belki de nereli olduğumuzu bilmediğimizden babamızın memleketinden nasipleniyordu hüviyetimiz belki o olmasa şu dünyada bir yeri benimseyip işte ben buralıyım diyemeyecektik zaten. Yürüyorum, ancak yürürsen varabilirsin diyordu bir kitapta. Karın ayak basılmamış asude güzelliği
çekiyor dikkatimi. Şehre yağan kar bile farklı diyorum. Ardından bu benzetmeme gülüyorum. İçime babam kaçtı sanırım. Babam... Peki ya hangi babam?
Kırk iki yaşımda, sevgili eşim ve iki evladımdan ibaret kurduğum dünyam bir anda bana kurulan dünyayla kesişti. Yıllar yılı baba dediğim adamın aslında öz babam olmadığını, annemin ilk evliliğinden dünyaya gelen bir çocuk olduğumu öğrendim. Hayır bu bir film veya roman değil karakter bunu öğrendikten sonra kendini mahvedip tüm bir yaşamım yalanmış demedi. Bilakis her şey o kadar gerçekçiydi ki sığınacak bir kurgum olsun ana karakter çok uzaklarda sonsuza dek mutlu yaşamış diye bitsin istiyordum. Tam da şu an, şimdi. Ama bitmedi...
Babam diye bildiğim adam beni okutmuş üniversiteye göndermiş ancak bir kere bağrına basmamıştı. Bunca yıldır başımı okşamayışını, bana sarılmayışını, mezuniyetime gelmeyişini, atandığımı kutlamayışını, askeriyede yemin törenime katılmayışını içten içe bütün babalar böyledir diyerek örtbas etmiştim. Yıllar yılı babamın beni neden sevmediğini sordum durdum. Makaleler yazdım, doktoramı yaptım ama tüm bunlar aradığım ve cevabını bulamadığım bir tek sorunun cevvabını veremedi bana. Tam babam diye bildiğim veya babam "diyebildiğim" adamı kaybettiğim sene karşıma yıllardır aradığım sorunun cevabı çıktı. Bir kırk sene daha arasam yine de bu cevaba hazır olamazdım. Gayri ihtiyari annemi suçlamak istiyorum, ortada bir suç varsa insan suçluyu aramak istiyor belki rahatlarım umuduyla. Oysa ölüm konuşamaz bunu herkes bilir ama herkes fark edemez. Sekiz yaşımdayken vefat eden annemi suçlayamam, öz babam bizi neden kabul etmedi de yıllar yılı bir yabancının sevgisizliğinde aradım babamı diyemem. Bunu sormaya hakkım yok. Hiçbir yere ait olamamak suçunu kendime yığmaktan başka çarem yok.
Düşüncelerimin ardından telefonda öz babamın vefat haberini veren Ramazan dayının verdiği adrese geldiğimi fark ediyorum. Gece saat dört sularında telefon çaldığında bu saatlerde iyi haberler gelmediğini bilirdim genelde. Ölüm, kaza, hastalık, ayrılık... Bunu bildiğimden açmak gelmedi içimden. Yan tarafımda eşim de uyanmış korkulu gözlerle bana bakarken telefonu kulağıma koyduğumda boğuk bir ses " Hasangillerin Selim mi" diye sormuştu. Yaklaşık beş sene önce bu ismi öğrenmiş ama peşine düşmemiş bu yaşıma kadar yetimsem bundan sonra da değişmez diyerek öz babamın adını ve bulunduğu köyü öğrenmiş hatta telefon numarasını da bulmuş ancak bir kez olsun aramaya cesaret edememiştim. Kendimi toparlayıp "evet" dedim. Buyrun demek gelmese de içimden telefondaki ses "Baban hakkın rahmetine kavuştu oğlum. Defnetmek için seni bekleyelim mi, yoksa yarın öğle namazına müteakip namazını kılacağız" dedi. Boğazım düğüm düğüm olmuş bir şey demek için zorlasam da sesimi bulamıyordum bir türlü. "Alo" dedi telefondaki ses. Tüm gücümü toplayarak "Geliyorum." dedim. O gece yola koyulmuş, babalık görevini yapmayan babama ilk ve son kez evlatlık görevimi
yapmaya gidiyordum.
Ramazan dayı "beni görür görmez hoşgeldin yavrum, biz de seni bekliyorduk. Başın sağ olsun tekrardan, gel otur soluklan" dedi. Ben yeni yeni taziye sahibi olduğumun farkına varıyorken Ramazan dayıya gerek olmadığını söyleyerek babama doğru yol almıştık. Babama doğru son yol dedim içimden, bir daha hiçbir yol babama çıkmayacaktı, biliyordum. Ayaklarım gitmek istemiyordu. Sadece namazı kılıp, biraz toprak atıp gidecektim. Bunca sene yüzünü görmediğim babamın ölüsüyle tanışma fikri tuhaf hissettiriyordu. Gasilhaneye girer girmez yüzüme çarpan ölüm serinliği ve sessizliği babam yerine hoşgeldin diyordu sanki. Adımlarım yavaşlamış, öyleki kendi nefesimin sesini duyar olmuştum. Sessizliğe bir kez daha tahammül edemediğimi fark ettim. Babamı yıkamak üzere girdiğim odada beyazlar altında yatan kişi hem çok yabancı hem de çok tanıdık hissettiriyordu. Kefeni kaldırır kaldırmaz karşılaştığım yüz babamdı, babam diyebileceğim adamdı... İlk adımlarımı görememiş, düğünüme gelememiş, yemin törenlerime katılamamış babam... Hesap sormam gereken asıl babam... Ama ölüm tüm hesaplaşmaları bitirmişti bu noktada. Ölüm tüm soruları
bir kez daha cevapsız bırakmış, bir kez daha kolayca sıyrılmıştı bu işten. Geldiğimden beri soğukkanlılığımı yadırgayan Ramazan dayı ve babamın komşuları olduğunu tahmin ettiğim insanlar ürkek bakışlarla bana bakıyor, babamı yıkayamayacağımı düşünüp elimden maşrapayı almak için uzanıyordu. Onları geri savuruyordum bilinçsizce. Son kez, son kez aramıza kimse girmesin istiyordum ne dağlar ne yollar ne insanlar... Ve bundan sonraki tüm susuşlarımıza değecek türden bir "baba" kelimesi dökülüyor dudaklarımdan. Fark etmeden babamın çıplak omzuna süzülüyor gözyaşlarım. "Babam" diye haykırıyorum taş gibi bedenine sarılırken. İlk ve son kez babama sarıldığım farkındalığı kanımdan usul usul dolanıp beni yere sermek için elinden geleni yapıyor. Evlatlarıma kaç kez sarıldığımı öptüğümü sayamayacakken burada ilk ve son kez babama sarılmış olmam beni tekrardan kimsesiz bir çocuk haline getiriyor. Babanız yoksa siz her zaman duvar kenarında ağlayan bir çocuk oluyordunuz. Her zaman yarım, her zaman eksik... Ardından gözyaşlarım akarken elime sabunu alıp dualar eşliğinde yıkıyorum babamı. Babam o benim diyorum, bu dünyada benim de bir babam vardı
diyorum. Hiç sarılmadığım, öpüp koklayamadığım...
Namazı kılıp ardından babamı defnederken köyden birkaç kişinin başsağlığı dileklerini kabul ediyor, güçlü durmaya çalışıyordum. Ben de bir babaydım ve babalar ölene kadar güçlü olmak zorundaydı, biliyordum. Eminim babam da güçlü bir adamdı diyorum içten içe. Herkes gücünün yettiğince güçlüydü birilerine... Hiçbir zaman kavuşamadığım babamı toprağın altında bırakırken dağılan kalabalıktan geriye bir ben bir de babam kaldı.. Toprak da olsa gerçek bir babanızın olduğunu düşünmek iyi hissettiriyormuş. Onu yeni bulmuşken bırakıp gidecek olmak burmumu sızlatıyor... Duamı edip son kez mezara bakarken telefonuma ard arda gelen bildirimler dikkatimi dağıtıyor. Oğlum annesinin telefonundan mesaj göndermiş "baba ne zaman geleceksin, seni çok özledik" doğru ya babalar kendini özletmemeliydi...



