
Ben diye başlıyorsun sözlerine oysa sen diye varıyor benim rıhtımıma o sözlerin. Daha fazla tanıyorum belki de seni senden. Her merağın ardında bir sükuta teslim ediyorsun kendini, cevaplamadan hiçbir sualini öylece yürüyorsun bir sonu gelmez sahilde. Oysa kendinden başka herkese hazırdı suallerin, cevapların... Her gün bir yabancı taşıdın beraberinde, taşıdıkça ağırlaştı, ağırlaştıkça büküldü belin. Bir el uzatsan kâfiydi ancak sen kendinden kaçtın durdun, hem de sırtında bir ömrü taşımak pahasına geçtin ara sokaklardan, bir sürü insana rastladın ama rastlamadın bir çıkmaz sokakta kendine, sırtını çevirdin, arkana dönmek gelmedi içinden; belki de yoktu yüzleşmeye vaktin, saatin...
Sakladın sözlerini kendinden, oysa bir çocuğa kurduğu oyunu yıktırıp yeniden kurduracak kadar cüretkâr sözlerin vardı. Bir damlanın gözden süzülürken geçtiği çizgilerin haritasını bilirdin, güvercinin kanadı boş kalmasın diye ilmek ilmek işlerdin mektubuna sözlerini. Nedendir bu kırk yıllık küskünlük, nedir bu saçlarına konan beyaz fırçalar, nedir bu kendinle başbaşa kaldığın her an tersine tersine yürüdüğün yollar...
Başını alıp gidiyorsun bir akşam vakti, geriye senden bir "sen" kalıyor, kendini götürüyorsun peşi sıra ve yine farkında değilsin bunun. Bavuluna sen dışında her şeyi koyduğuna inanıyorsun, kendini ya nereye bırakıyorsun? Anahtarı saksının altına, balıkları alt komşuya, yenilmemiş ve muhtemelen bir daha yenilmeyecek olan ekmekleri pencere önündeki kuşlara... Kapattın şartelleri, tencerede ne zaman bıraktığını bilmediğin yemeği döktün kapı önüne bir garip bulup yer diye düşündün. Dokuzuncu katta tek yaşayan herkesin derdine koşan ama bir türlü kendine varamayan bir adam vardı peki ya kime, nereye bıraktın onu?
Eşya bırakılır kenara, olmadı bir antikacıya... Hatıralar unutulur bir gecede, olmadı senelerce... Peki ya insan nereye bırakır kendini? Bir kreşe emanet edilemeyecek kadar büyük, bir huzur evine gidemeyecek kadar küçükse insan, nasıl kaçar kendinden ötelere?



