
Aslında içimden çok şey söylemek geçiyor, haykırmak istiyorum dağlara taşlara ruhsuz binalara ve insanlıktan nasibini almamış zavallı kendini insan sananlara. Ama sorun onlar da değilmiş meğer sorun benmişim... Tüm bu savaşlar, bu çırpınışlar, bu ağlamalar ve yalnızlıklar hepsi benim suçummuş. Ne o, ne bir başkası ne de kahralosı şeytan... Hepsi bendenmiş, o bir türlü kölesi olmaktan çıkamadığım nefsimdenmiş. Yoruldum, yorgunum diye bir terennüm demek isterdim ama ne haddime bana mı kalmış bunca hatanın sonrasında.
Artık gamsız olmak lazım; gelirken beni gam yükü ile yükleyen kalpazanlar utansın. Yapılacak o kadar iş haykırılacak o kadar çok şey varken keyfine yaşamak ne biçim bir cesaret. Savaş, kiminle ve neyle derken kendimi, cephede en önde kendimin karşısında bulduğum zaman anladım, yaşamak neymiş kimin nesiymiş. İşte ben size kafa tutmaya geldim tüm hiçliğimle ve görüyorsunuz ki hiçbir şüphem yok ama neye ya da kime? Bana boşuna sormayın ben de bilmiyorum. Herkes ya da herşey olabilir. Anlamak lazım kimdir, nedir, ne değildir bilemedim ben.
Ben kimim ya da neyim anlamak mümkün mü?
Tek başına savaşmak bu kadar zorsa neden yalnızız ve niye kimse yanaşmıyor davamızda haklıysak?
Dava kimin nesiymiş, ben miyimişim dava eri? Kendinin bile eri olamayan ben... Anlam, arayış ve kayboluş... Ve bütün bunlar olup biterken hiçbir cenahtan bir karşılık alamazken, siz âli cenapları bu karanlığın ortasında açan bir gonca gül gibi yeşeriverdiniz nokta-i süveydamın tam ortasında. Ben de anlam veremedim nedir bu oluk verme nedir bu karmaşa manasız ve kaygılı?..
İşte ben kendi girdabında onca işin ortasında kaybolup gittiğimi fark ettiğimde her şey için artık çok geçti...



