
Alabildiğine sessiz bir sabaha erkenden aralandı yabancının gözleri. Her sabah çocuğu okula götürmek Hakim'in göreviydi artık. Ufak çaplı bir panikten sonra bunu hatırladı ve tekrar
uyumak için battaniyeyi yüzüne doğru çekip sımsıkı kapattı gözlerini. Uyuyamayacağını
anlayınca battaniyeyi kenara fırlattı önce. Üşümeye başlayınca daha da sıkı sarılarak tavana
dikti gözlerini. Ya Eyüp haklıysa dedi kendi kendine, gerçek bir ismi ya da amacı olsa da
mutsuz olabiliyorsa insan... Şu ana dek bunun olma ihtimali aklının ucundan dahi geçmemişti
her şeyi mükemmel bir isim ve amaç bulmaya bağlamıştı. Mutluluk zaten peşi sıra gelirdi
ona göre. O ansa ilk defa o soruyu sormuştu kendisine: Peki ya gelmezse?
Mutlu olmak mı daha kıymetliydi kendini bulmak mı. İnsanın hep ikisinden birini seçmesi mi
gerekirdi ki? Dünyanın bir yerlerinde hem mutlu hem de kendini gerçekleştiren onlarca insan yaşadığına içten içe emindi. Hem mutlu olmak çok abartılıyordu, mutlu olmak için mutlu olmayı istemek yetiyordu çünkü. Çevrende olanlara değil olanları görüş şekline bağlıydı mutluluk.
Güzel görmeyi sürdürebilirsem hep, hatta belki de şimdikinden de fazla, mutlu olabilirim dedi
kocaman bir gülümsemeyle.
Battaniyeyi kenara attı, nasırlaşmış parmaklarını birbirine geçirip esnedi sırtı fena halde ağrıyordu. Ama bugün yine ormana gidip mantar toplaması
gerekiyordu. Hakim'in ona öğrettiği şeylerden biri de bu olmuştu. Hala ara sıra yanlış mantarlardan da toplayabiliyorlardı o yüzden eve geldiklerinde beraber hepsini inceliyor
sonra satacaklarını satıyor kalanları da eve ayırıyorlardı.
Aslında bu mantar toplama işinin asıl kahramanları Badem ve Kahve'ydi. Kahve Hakim'in ilk
köpeğiydi. Yaşça Badem'den çok daha büyük olmasına karşın en az onun kadar kuvvetliydi.
Koyu kahve solgun tüylerini her ağaca sürterdi. Ormana ilk girdikleri vakitler bu onun için mantar avı öncesi bir ritüeldi adeta. Badem'se henüz dört aydır yanlarındaydı. Kahve kadar
tecrübeli değildi ama onun gösterdiği yere ondan önce gidebiliyordu ilk zamanlar bu durum
Kahve'yi sinirlendirmişti. Birbirlerine alışmaları hayli zaman almıştı. Kahvenin eski dostu Şeker yaban domuzlarının saldırısına uğramıştı. Kahve ormana bile girmeyince Hakim yeni
bir köpek almaya karar vermişti. Kahve hem eski dostunun üzüntüsünden hem de sahibinin
başka bir köpeği desteklemesinden rahatsız olmuş olacak ki ilk günlerde tüm gün sadece
ağaçlara sürtünmüş mantarları bulduğundaysa her zamanki gibi getirmek yerine onları yemeyi tercih etmişti. Badem'se ormana ilk girişinin etkisinden olacak önceden eğitilmesine karşın sürekli sincapların palamut depolarına daldırıyordu başını. Hepsinden öte ikisi de birbirini sevmiyor sürekli dövüşüyorlardı. Yavaş yavaş alıştılar birbirlerine. Kahve Badem'i, Badem'se yeni yuvasını ve arkadaşlarını benimsemişti artık. Badem de en az Kahve kadar iyi
tanımaya başlamıştı kokuları. Sesleri geliyordu şimdi dışarıdan. Üstünü giyip yanlarına çıktı yabancı. Badem ve Kahve'yle beraber ormana doğru ilerlemeye başladılar.
Hep bir hedefi olmalıydı insanın. Sabah gözünü açmaya, tüm bu bataklıklardan geçmeye, her daim doğruyu seçmeye sebebi olmalıydı. Bir umudu peşinden bir ömür koştuğu gün ışığı olmalıydı. O gün ışığı kendini gösterdikçe yavaş yavaş dağılıyordu sis. Badem ve Kahve'yi takip edebilmeyi kolaylaştırıyordu bu durum. Ormanın derinliklerine
ilerlerken kimi zaman bir çalının ardına kimi zaman ufak tepelerin ardına hızla koşan iki afacanı aynı anda kontrol edebilmek zaten başlı başına zor bir işti. Havanın soğukluğu da
cabasıydı işin. Neyse ki şu zamana kadar mantar bulamadıkları gün olmamıştı pek. Ama
soğukların çökmesinden olsa gerek gittikçe azalıyordu mantar sayısı. Kimi zaman yürüyerek
kimi zaman koşarak ilerlediler. Her saniye daha da dikkatli seyrediyordu yabancı Kahve ve
Badem'in her hareketini. Sanki o daha dikkatli izlerse bulabileceklermiş gibi. Ama olmadı...Yaban domuzlarının istilasına uğramıştı ki buralar birkaç saatlik arayışın sonunda hiç mantar bulamamışlardı. Köpekler de yorulmaya başlamıştı artık. Yabancı daha fazla ilerlememeye
karar verdi. Henüz geri dönmüştü ki Badem koşmaya başladı. Peşisıra koştuğu tarafa doğru yöneldi diğer ikisi de. Yabancı köpeklerin peşinden tepeye tırmanmaya başladı. Onlar havlamaya başlayınca da önündeki taşa dikkat etmeyecek kadar hızlandı. Kopan gürültüyle Badem de Kahve de mantarı bırakıp sahiplerinin yanına koştular. Ama yabancı düştüğü çukurdan çıkamayacak kadar bitap haldeydi. Bir süre sadece kaldı düştüğü halde. Sonra yavaş yavaş
kalktı üstündeki tozu toprağı silkeledi. Boyundan biraz yüksekti çukur. Yeni yağmış yağmurdan ıslanan topraktan tırmanmak zor olacaktı. Köpekler çukurun etrafında dönüp havlıyordu. Onların yardımı olmayacağını anlayınca bir umut tırmanmaya çalıştı. Zaten çok da yüksek değil dedi kendi kendine. Topraktan sivri bir çıkıntı yapan taşa bastı bir ayağıyla destek alıp zıplayınca yukarıya tutunabilmişti. Bir dayanak daha bulursa rahat çıkardı ama toprak dümdüzdü resmen. Tüm gücünü kollarına verdi. Bir kere daha zıpladı yukarıya doğru ve öne attı kendini. Neredeyse gövdesinin yarısı çıkabilmişti ki çimlerin ıslaklığıyla tekrar kayıp aynı yere düşüverdi yabancı. Gün ışığı da artık kayboluyor yabancı umut
etmenin hırçın yüzüyle tanışıyordu. Bu kez ayağını da incitmişti üstelik acıyla inledi önce. Sonra hem
öfkeden hem çaresizlikten bağırmaya başladı avazı çıktığı kadar. Hakim işi bittikten sonra ormana geleceğini söylemişti ama belki de hiç gelmemeye karar vermişti gelseydi şimdiye kadar çoktan karşılaşırlardı . Hem belki de tüm bunlar başına gelmezdi o yanında olsaydı.
Hep aynı yoldan gitmeliyiz kaybolmamak için demişti Hakim. Bu ufak sapmada başına gelenlerden sonra yabancı bunun sadece kaybolmamak için olmadığını anlamıştı. Korku duygusu bir girdap olmuştu sanki ve tüm varlığını çekiyordu içine. Keşke çıkma umuduyla
tırmanmasaydım hiç dedi. Bağırmak da yetersizdi belli ki. Yine de can havliyle bir yandan bağırıyor bir yandan da etrafında yükselti oluşturabileceği ne varsa bir araya yığmaya
çabalıyordu. Ne kadar korksa da bir umut çabalıyordu. Tırnaklarıyla çukurun bir tarafından
kazıdığı toprağı diğer tarafa yığıyordu. Bir süre sonra bağırmayı bıraktı. Köpekler arada havlıyordu zaten ve kendisinde artık pek bağıracak güç kalmamıştı. Köpeklerin de artık
susmaya başladığını hissettiğinde onlar için ayırdığı ödül mamalarının bir kısmını onlara fırlattı. Normalde olsa zıplayarak yukarı tırmanabileceği seviyedeydi artık yükseklik. Ama şu an yapamıyordu. O sırada köpeklerin bir şeye doğru havladıklarını fark etti. “Kim var orada”
diye bağırdı biri. Mutluluktan neredeyse ağlayacaktı yabancı. Sanki sesin sahibi çok uzaktaymış gibi avazı çıktığı kadar bağırdı. Öyle ki tüm ormanda yankılandı sesi “Düştüm çıkamıyorum, ne olur yardım edin”. Adam çukurun başına geldiğinde tanıdı onu yabancı; hediyelik eşya dükkanındaki o yaşlı adamdı bu. Adam elini uzattı yabancı ondan destek alıp çıktı çukurdan. Adam gözlerinin içi
parlayarak “Musa?” dedi yabancıya. Anlamadım dedi yabancı “Sen Musa değil misin?”
“Hayır amca karıştırıyorsun sanırım” “Nereden biliyorsun” dedi yaşlı adam. Yabancı deli
galiba diye düşündü belli ki kalacak yeri de yoktu. “Sesimi duyup yardım ettiğin için minnettarım amca. Ben de seni evimde misafir etmek isterim.” “Olmaz” dedi yaşlı adam
Yabancı ısrar edince de “Sen Musa değilmişsin o olsaydın gelirdim sen sadece yabancısın”
Yabancı “Senin için Musa ben olsam gelir misin?” “Benim için ne olduğunu sen seçemezsin
zaten, ben kim olmanı istersem benim için o oluverirsin.” Yabancı yürümeye çalışınca
dengesini kaybetti. Tam düşecekken yaşlı amca kolundan tuttu yabancının “Böyle evine gidemezsin tek başına, seninle gelmem gerek.” dedi. Yabancı topallayarak ilerlerken koluna girip ona destek oldu adam. “Adın ne amca?” “Ne olsun isterdin?” “Yakup” dedi yabancı.
“Doğru bildin” dedi yaşlı adam. Beraber kasabaya doğru ilerlediler...
Devam edecek...



