
Baharın beraberinde neşesini de getirdiği o evin yeni sakinleri artık iyice alışmışlardı birbirlerine. Çocuk hâlâ nadiren konuşuyor, diğerleriyse nadiren susuyorlardı. İnsan zihnini didik didik eden o düşüncelerden kurtulamayınca çareyi onları, tıpkı dolan bir kabın içinden taşan su gibi, akıtmakta buluyordu. Unutulmadan akıtılamazdı düşünceler. Herkes ardında bıraktıklarını unutacak kadar şanslı olamazmış, öyle söylemişti Hakim efendi. Belki de suskunluğunun sebebi buydu. Çocuk yaşında bir çocuğun ölümüne şahitlik etmişti gözleri. Dostu giderken sanki onun ruhunu da çekip almışlardı ellerinden. Şimdiyse yüzüne tebessüm kondurabilen iki yoldaş katılmıştı hayatına. Okula da başlamıştı artık. Oradakilerle pek anlaşamıyordu gerçi ama abilerinin sevgisi yetiyordu ona.
Üç kişinin yaşadığı o evde sadece bir kişinin gerçek bir ismi vardı. Çocuğun hiç gerçek bir adı olmamıştı yabancıysa hatırlamıyordu hâlâ geçmişini. Kasabadaki herkes kendilerince önerilerde bulunmuşlardı ama hiçbiri içlerine sinmemişti. “İnsan ismiyle yansır gençler.” dedi ihtiyar. “Çevrenizdekilerin sizi gördüğü aynadır isminiz. Sütten yazılmış yazıdır ak kağıdınıza. Bir doğunca okunur kulağınıza. Onu seçmek buradaki onca insan arasından bir size nasip oldu, bunu iyi değerlendirmelisiniz.” Herkes İhtiyarın dediklerini onaylarken acı bir gülümsemeye şahit oldu yabancı. İzlerken kesildi birden gülümseme. Yabancı, kasabaya geldiğinden beri ilk defa görüyordu Eyüp’ün gülümsediğini. Aslında nasıl biri olduğunu hep merak etmişti halinden belli. Ne darmadağınık saçlarını düzeltmeye güç yetirebilmişti ne de sakallarını kesmeye...
Evi vardı ama sokakta yaşıyordu sanki. Sürekli okuyor okumaktan başka bir şey yapmıyordu. Kendisinden kat be kat daha bilgili olduğuna yemin edebilirdi ama anlatmadıkça bir anlamı olur muydu. Sahi anlam neydi nasıl kazanırdı insan anlamını. Gerçekten anlamsız mıydı anlatmaksızın anlamak, durmaksızın koşmak ve dinlemeksizin konuşmak? İnsan tüm ömrünü bir amaç uğruna hiç edebilir miydi? Ya amaçsız geçirilen ömür, boşa yaşanmış olur muydu? Sahi amacı neydi insanın? Yoksa tüm hayatı güzel bir ölüme hazırlık mıydı?
Kafasını kaldırdığında herkes ona bakıyordu. Acaba ne kadarını sesli söylemişti aklından geçenlerin. “Benim hayatımın amacı yaşamak” dedi çaycı ”Aslında hepimizin öyle değil mi? Hepimizin fıtratında var hayatta kalmaya çalışmak. Amacımız da çok farklı olmasa gerek.”
“Bence daha ziyade anlamlandırmak ve yönetmek.” dedi Hakim. "Hayatımız boyunca duyduğumuz, gördüğümüz, hissettiğimiz her şeyi kendimizce anlamlandırıyoruz. En başta da kendimizi. Hepimizin ilk hedefi benliğimizi anlamlandırmak ve kendimizi yönetmektir bana kalırsa.”
“Bu durumda benliğimiz hem yöneten hem yönetilen oluyor” dedi Zeren. “Bu aykırı olmaz mı? Kendi kendinin kölesiyken aynı zamanda efendisisindir de. Köleyken ses çıkaramazsın, ya efendiyken? Demem o ki kendini yönetmek ne ölçüde mümkün olabilir sizce?”
Bir sessizlik kapladı ortamı. Sessizliği bozansa Eyüp oldu “Zihnin ve duyguların egemenliği altında olan bir benlikten bahsedildiğini düşünürsek bu mümkün olabilir. Zihinden kastettiğim iradedir. Evet efendi ve köle unvanları bu ikisi arasında zaman zaman yer değiştirebilir. Üstünlük birinden diğerine de geçebilir. Ancak ikisi tam olarak aynı şey olmadığından bahsettiğin şey mümkündür. Hayatın anlamına gelecek olursak her şeyin özünü bulmak değil midir anlamak. Ancak her şeyde onu aramakla gerçekten yaşamış oluruz bana sorarsanız. Her adımımızda, her saniyemizde ve düşündüğümüz, hissettiğimiz her şeyde varlığımızın özünün de bulunduğunu unutmadan ilerlersek gerçek anlama, anlamın kendisine gerçekten ulaşmış olmaz mıyız sizce de?”



