
Eski deyişlerin toplum pratiğinde mutlak karşılığı vardır diyebiliriz. Bu mutlaklığı esnetme kabiliyetimiz bir işin ucundan tutmamıza imkân sağlar. Fakat faydası yalnız bireye dokunan menfaatleri dışarıda tutmak şartını kabule yanaşırsak bu böyledir. Yoksa egoizmin benliğimizi parmaklarında oynatması işten bile sayılmaz. Ataların her sözünde hikmetli taraflarının varlığını ön kabul şartıyla benimsediğimizde geniş bir yelpazede hissemize düşeni alabileceğimizi biliriz. Bu harikulade bir olaydır. Gerek mizahıyla gerek sin-kaf terminolojisiyle içeriğinde bulunan özü kavrayışımız çevresel pek çok imkânın bizleri bu alanda bulunmaktan beri kılamayacağını ve huzursuzluğa kapı aralamayacağını vicdanen kabule iterken rahatsız bir durumun oluşmasına da sebebiyet vermez. Tabii her deyişte böyle gelmiş böyle gider denerek bel altı ifadelere meşruiyet kılıfı uydurmanın da fıtrata zıt olduğunu söylemeliyiz. Bana ne kardeşim deyip bu noktayı yok sayamayacağımız devam edegelen hayat serüveninde karşımıza çıkan olaylarla manaya bürünebilir. Dikkatli olmak lazım.
“Söz ola kese savaşı.”
Esasında dilin ehemmiyeti anlatışın temizliğinde kıymetli olmakla anlayışın berraklığında da önem arz eder. Atasözlerinin yıllara yayılan oturaklığı da burada kendine bir zemin tesis eder. Yoksa her geçen anda farkı hissetmesini sağlayan kronolojiye sadık kalamayacağını bilir. Saha dışı bırakılan yedekler gibi bir umut bekler durur, söz olur, zaman kaymasında gün gelir, buhar olur. Halk nazarında deyişlerin rutinde bırakılan yüzü onun canlılığına hayat verir. Duygusal durumun muhtelif vakitlerde çoğalması da bu zenginliğe sahip zihinlerde, yürünecek yolun anlam dünyamızda gel-gitsiz akıntılar gibi durağanlığına meydan verir. Düşünürüz. Ama Halep’in nerede arşının orada olduğuna ikna olabilir miyiz? Şimdilik belki diyelim.



