
İçinde yaşadığımız çağı moderniyet ve medeniyet övgüleri ile yücelterek insanlığa iğreti bir hediye gibi sunan zihniyettedir nefretim.
Ki bu modern dünya; her türlü iğreti sürece gözler önünde yaşanabilme fırsatı tanıyan, ahlaksızlığı normalleştiren, hatta sanat ve eğlence adı altında tüm bunları zevk kaynağı olarak sunan sayısız projelerden ibaret.
Canım vatan çocuklarının ağzında, dilinde, zihninde koca bir pislikten ibaret olan Manifest adlı ahlaksızlığın hakim olduğu bir zaman...
Bundan bir 20 yıl önce hayal edilen şeyleri günümüz insanı teşhir etmekten çekinmiyorsa, o zaman bizler medenileştikçe batıyoruz.
Üstat Mehmet Akif ne güzel demiş: "Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar."
Koyun gibi güdülerek sinsice içten içe çürütülmeye çalışılan ve yine çocukların hedef alındığı bir süreç...
Dinlenen, izlenen, idol alınan prototip kişilerin kimler olduğuna baktığımız zaman toplumun beka seviyesini kestirebiliyoruz maalesef.
Kıymetli değerleriyle övünen biz gibi milletlerin değerlerinden bihaber olan, hatta utanan bir nesle dönüşmesi ne kadar vahim.
Bunca yaşananların çağın insanına hissettirdikleri, modern atfettikleri çağın insan yaşamına yansıttıklarıdır. Toplumun içten içe çürümesine neden olan ahlak ve değerlerimizin yıpranışı, yalnızca görünen dış dünyayı etkilemekle kalmıyor; farkında olmadan insanın zihnine, fikrine, vicdanına yön veren, hatta insanın ruhunu özünden koparan bir boyuta dönüşüyor. İçsel anlamda kişinin huzurunu da darmadağın eden bu süreç, ilk önce değerlerinden ve inancından koparıyor; sonra bu huzuru yeniden yakalamak için önüne kendi modern seçeneklerini seriyor.
Özellikle günümüz insanının modern zihniyetin bir parçası olarak sürekli bir gelecek kaygısı içerisinde var olması, belki de bu kapitalist zihniyetin kişiyi sürekli bir kaygı içerisindeki varoluşuna itmesinden dolayıdır.
Çünkü içerisinde yaşadığımız dünya bizi yaptıklarımızla değil, yapmadıklarımızın çokluğuyla avutuyor. Sürekli bir şeylere geç kalmışlık hissi ile kendimizi içinde bulunduğumuz ana hapsetmeye itiyor.
Herkes koşuyor; sakinlik anlamını yitirmiş bir duygu parçasından ibaret. Koşuşturma ve kaosun vücut bulduğu bir hayatın çoğu zaman tadına varamadan, anlamını kavrayamadan, asıl yaratılış amacından uzak yaşayarak ebediyete intikal ediyoruz.
İnsan tüm bunları yaşayınca geçmişe duyduğu özlem artarken gelecek için duyduğu hayal ve heyecan azalıyor.
Çünkü yaşananlar değil miydi bulunduğumuz anı kıymetli kılan ya da her geçen bir an için şükür sebebi olan?
Yaşadıklarımızla öyle sarp bir yokuşta sürükleniyoruz ki en çok da içinde yaşadığımız anı özlerken buluyoruz kendimizi.
Kıymetli bir nimet olan ve sana yaşaman için fırsat tanınmış anlardır hayat. İşte bunun farkına varamaman için kapitalist zihniyet çalışıyor. Hiçbir zaman var olduğu anın, seni mutluluğa kavuşturacak edinimlere sahip olmadığından korkuyorsun. Hep bir yetersizlik ve şüphe duygusu ile doluyor.
Ayarlarımızla oynandığını ve zihnimizin çalışma biçiminin başkaları tarafından kodlandığını; kendi istek ve gayelerimizin dışında empoze edilenleri yapmak zorunda hisseden, yapamadığı zaman hep sonucun kaotik süreciyle sadece oldurmaya odaklanan mükemmelleştirilmiş zihnimiz keşke bir tuşla sıfırlanabilseydi.
Yarın olacağımızın garantisinin olmadığı bir dünyada yaşıyoruz. Ancak yaşantılarımız yıllar sonrası adına çabalardan ibaret.
Hayat ne zaman yaşanılabilir bir boyuta gelecek? İnsan, insan olduğunun bilinciyle yaşarsa...
İşte bunun için yollar üzerine duraklar inşa etmek gerek; dinlenmen gerektiğinde üzerinde soluklanabileceğin ve yeniden yola eşlik edeceğin bir durak.



