
(Kalemdar Dergisi’ne…)
Zamanın sızdığı çatlaklardan süzülen sessizlikle,
Kâğıdın göğsüne saplanan bir uçurumu büyütüyorum.
Parmaklarımın ucunda; isimlerini bilmediğim eski nehirler
Ve yüzümde; her kelimenin kıyısına vuran mülteci bir gölge…
Bir kalemi tutmak, bir dünyayı ayakta tutmakmış meğer.
Dünya ki; sırtında dilsiz rüzgârlar taşıyan kervan.
Biz ki; o kervanın heybesinde unutulmuş harfleriz.
Mürekkep; sığındığımız o ilk ev.
Söz ise; kapısını bir türlü aralayamadığımız o son vatan.
Ben bu noktada, kendi içimin kuyularını kazarken,
Sokaklar, göğe bakmayı unutmuş kalabalıklarla doluyor.
Herkes bir parça gökyüzü çalıyor komşusunun gözlerinden.
Ve her sabah, vitrin camlarında eskiyen yüzler uyanıyor.
İşte, tam bu yüzden, susmanın ağırlığı çökünce omza,
Bir kalemin kalbine dokunmalı insan.
Çünkü yalnızca orada incinmiyor adâlet
Ve yalnızca kâğıdın beyazında kir tutmuyor zaman.
Ey kelimelerin dilini çözen gizli rüzgâr!
Beni bu eksik cümlenin ortasında bırakma!
Yazmak; gecenin tenine bir şafak nakşetmektir.
Ve bir mısra fırlatmaktır, dipsiz olan o sonsuz boşluğa…
(22.07.2026)



