Hikâye

ÖLÜMCÜL FARKINDALIK!

Nisan 202613. Sayı4 dk okuma
Dergide okuMetne geç
KELİMELERE KULAK VERİN

Sesli okuyucu

Sesli okuyucu hazırlanıyor…

Fotoğraf:Tesnim
Fotoğraf:Tesnim

Gecenin körü sabahın ilk saatleriydi, güneşin geceden hapsinin son demlerini alıyordu, gecenin kasvetinden güneşin yüz yıllık esaretinin bitişi ve Nafi' nin esaretinin son günüydü. Sabahın ilk ışıklarıyla esaretini bitireceğine kendini hazırlamıştı. Sanki bin yıllık kürek mahkumunun gökyüzüne ilk defa bakışı gibi gözlerini umuda açar gibi uyandı. Uyanışında bir farklılık seziyordu, o eski umutsuzluk, insanlığa olan sevme çabası, mutlu olduğuna inadırma isteği, insanların yalanlarını bile bile yüzlerine bakmak zorunda olmayacağını bilmek bile onu kendine inandırmıştı aslında. Asıl meselenin aslında kendine olan bunca yıllık tiksintinin, nefretin, aynaya her bakışında kendiyle olan mide bulandırıcı hissin biteceği düşüncesi son bulacaktı.Yeni uyandığı yatağından hemen kalkmak istemedi. Gözlerini tavana dikti ve akıl almaz düşüncelere daldırdı kendini. Tavan gösterişsiz sade absürt bir şekilde yığılmıştı veya ona öyle geliyordu sade beyaz renkli, köşelerine köpük kaplama yapılmış, kaplama altın sarısı renge boyanmıştı. Gözlerini bu dekorasyondan alamıyordu. Altın sarısı renge odaklandı, rengin derinliklerine indi

bir kaç dakika hiç gözlerini almadan bakıyordu. İçindeki kederi mi görüyordu acaba.

Kederin bir rengi var mıydı?

Ne yani beyaz renkli keder: zengin bir ailede büyümüş , şımarık her istediği ayağına gelen, hayatta hiç bir isteğinin geri çevrilmediği bir çocuğun tek kederinin ailesiyle vakit geçirememesi olabilir.

Kırmızı renkli keder: ufak yaşlarda aile fertlerinden herhangi birini kaybetmiş ailenin en büyük çocuğu olarak evin tüm yükünü çocuk yaşta sahiplenen biri olabilir.

Siyah renkli keder de: Bu hayatın amacını, anlayan, kendini herkese sevdiren, bunu yaparken aslında kendi ruhunu öldüren, hep başkalarını düşündüğü hissiyatı veren ama aslında kendi menfaati için iki yüzlü davrandığını bilmeden yaşayan ve bunu anladığında o aşşağlık ruhla nasıl olurda bunca yılı aşkın bir süredir bu saf berrak bedende yattığı hissiyatı.

Evet bence en büyük keder bu. Hayatı anlamlandıran yaşama isteği duyulan ve bize duygularımızı hissetiren ruhtur. Bu ruhtan vazgeçtiğimizde hiçbir şeyin anlamı kalmıyor aslında. Koskoca bir boşluk et parçasından, kemik yığınından başka bir şey kalmıyor geriye . Nafi bunu kendinde görmüştü. Bunları düşünürken, yağmur yağdığında cama yapışıp adezyon kuvvetiyle yavaş yavaş aşağı süzülen küçük yağmur damlaları gibi gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Kendine dürüst olması gerektiğini anladı. Artık içindekini gizleme gereği duymuyordu, en azından kendinden saklamaya çalışmayacaktı artık. Nafi kendiyle olan savaşa hazırdı, içinden geçenleri haykırmaya başladı...

Ben ne kadar aciz, bu dünyada insanın gelip görebileceği çirkin bir ruha sahibim böyle. Amacım sadece kendimi herkese çok iyi göstermek. En çok kendimden utandığım nokta ise haklı olduğum bir sebep bulduktan sonra elde edeceğim başka fırsatlar yakalamakmış. Ne kadar yazık. Elimde olanın kıymetini yeni fırsatlar aramak için heba ettikten sonra, bedelini ödemeye gelince hayata saldırıyorum. Yok hayat böyleymiş öyleymiş, ben asıl heba ettiğimin, ben olduğumu anlamaya başladım. En çok da neye tiksiniyorum biliyorum artık.

Bununla bir ömür geçireceğim. Ve ben böyle aşşağılık biri olarak devam edeceğim, insanın bu kadar yüzsüz biri olduğunu anladığında bununla yaşamak çok zordu...

Meseleye bir de bu yanından bakalım.

Farkındalık da bir erdem değil midir sayın okur. Kendini bulunmaz hint kumaşı gibi yıllarca yücelmektense kendi içinde sana hiç vadedilmeyen mutluluğu ,kendini sevme çabasına düşmüyorsun. Herhangi bir beklentiye maruz kalmıyorsun. Kendini boş umutlarla da doldurmuyorsun. Sevilmeye değer görmediğin yerde puttan farkın kalmıyor. Pis kerpiçten yapılmış insanlığın yüz karası olduğunun farkındasın. Herhangi bir yenilgin yok, çok zor değil aslında koca bir hiçlik içinde, gökyüzünde yer alan bulut içinde, yeryüzüne düşmeye meyilli çamur yağmurları gibi hissediyorsun...

İnanın ki tutunamamak elimde değil. Vazgeçilmezi oynuyor hayat. Bedenim ruhumun farkında bile değil. Toz pembe geliyor hayali gözüme. Sevdalar boşuna değil.

Karanlığın ta kendisi olan ruhum, kapılsaydı keşke diyorum... Ama ömrüm bir dünyalık değil. Vazgeçmek bir sitem doğuruyor yalnızlığıma.

Esaretim bir günlük değil...

Gittikçe yabancılaşıyorum, kendimden fazla insanlara sirayet ediyorum. Herkes herşeyin farkında aslında bir itilaftayım. Eğer kazanırsam kurtuluş insanlığın, olurda sağ çıkarsam keder ve tükenmişlik benim.

Nasıl zalimce nüksediyor bir bilseniz hayatın akışı. Ölmek için ruhunu satan bir zombi gibiyim. Ama hala umutlarla süslüyor ruhum yaşama olan arzusunu. Nasıl olabilirdi.

Kendi kendiyle bile yalnız olan biri, söyler misiniz bana sevgili okur, tatmamışmıydı yaşarken ölmeyi...

Sevgilerimle...

KALEMDAR · 13. SAYIBu yazıyı dergi içinde oku

Aynı raftan.

Hikâye arşivi
Fotoğraf:İklil Naz AVCI
Fotoğraf:İklil Naz AVCI
Hikâye14. Sayı

SARI KARANFİL

Nida GÜLIRMAK

Uzakları bir sis bulutu kaplamıştı, ardından gelen acı koku genzini yakıyordu. Arnavut kaldırımlarda, festivalden kalan kırmızı, mavi ve daha birçok renkte balonlar vardı;…

Yazıyı oku 1 dk okuma
Fotoğraf: Sude Ceren AKPINAR
Fotoğraf: Sude Ceren AKPINAR
Hikâye13. Sayı

BİR TELEFONUN BÖLDÜĞÜ

Zehra TURKAY

Bir, iki, üç.. Köy minibüsünde ağır aksak ilerlerken bir yandan telefonumun şebekesini kontrol ediyor, bulacağım ilk sinyal ibaresinde eşime mesaj göndermek için hazır…

Yazıyı oku 7 dk okuma
Görsel:Yapay Zeka Tasarımı
Görsel:Yapay Zeka Tasarımı
Hikâye11. Sayı

YOL 9

Tesnim ÇELİK

Önceki bölümden bir kesit (...) Hakimle arkadaşı eski günlere dair konuşmaya başladılar Musa da onları dinliyordu bir yandan da göz ucuyla çocuğu kontrol ediyordu. Askerlikten…

Yazıyı oku 5 dk okuma