
Önceki bölümden bir kesit
(...)
Hakimle arkadaşı eski günlere dair konuşmaya başladılar Musa da onları dinliyordu bir
yandan da göz ucuyla çocuğu kontrol ediyordu. Askerlikten tanışıyorlarmış. Mustafa’ymış
adamın adı. O dönem samimilermiş ama sonradan denk gelememişler bir türlü. Ta ki geçen
haftaya kadar Mustafa’nın yolu bizim buralara düşmüş. “Buraya gelirken de aklıma düşmüştü
ya nasıl bulacağım koca şehirde bizimkini diyordum kendi kendime” derken sırtına hahifçe
vurdu Hakimin ve devam etti
“Musa inan bana tekneden indim bak iner inmez baktım Hakim karşımda adamın biriyle
konuşuyor”
“Ben de” dedi Hakim “Ayda yılda bir inerim şehre onda da o taraflara gelmem normalde.
Bizim mantarları gönderdiğimiz adam ısrar etti orada işim var oraya gel diye o yüzden
geldim.” “Ben tabi Hakimi bulmuşum kaçırır mıyım bir koşuşum var yanına görmen lazım”
“Ama iyi de oldu ne kadar olmuş görüşmeyeli be Mustafam. Burnumda tütüyormuşsun da
fark etmemişim.” Onlar konuşurken çocuk teknenin pruvasına uzanmaya çalışıyordu. Geç
fark ettikleri bir şeyde bu olmuştu. Çocuk suya düştüğünde diğerleri daha ne olduğunu
anlayamadan Musa o tarafa doğru koşmaya başladı.
Çocuk suda korkuyla çırpınıyor, çırpındıkça daha da batıyordu. Musa çocuğun düştüğü yere
ulaşmıştı ki Mustafa onu omzundan tutup “Dur sen şurdaki halatı getir ben hallederim” dedi.
Suya atlayıp çocuğa yardım etti. Sonra da el birliğiyle çıkardılar ikisini de sudan. Sırılsıklam
olmuşlardı. Neyseki çocuğun durumu iyiydi sadece hem korkudan hem de soğuktan
titriyordu. Yakınlardaki bir barakaya götürdü Mustafa onları. Harabe denemeyecek kadar
canlı ancak bir o kadar da kadar yıpranmış bir yerdi burası. Mavi renkli, kısım kısım atmış
sıvasının üzeri özenilmeden örtülmüş, etrafına hurda demir ve tellerden sözde çit yapılmıştı.
Kapının önünde rengarenk leğenler ve sarı lastik botlar duruyordu. Nem, balık ve pas
kokusu sarmıştı her yanı. Başta yüzleri hafif buruşsa da içerideki sobayı gördükten sonra
koku kimseyi rahatsız etmemeye başlamıştı. Hakim ve arkadaşı sobayı yakmaya koyuldular.
Çocuk üzerindeki örtüye sımsıkı sarılmış sabırsız gözlerle onları izliyordu. Musa ise
karşılarında biraz yüksekçe bir yerde duran aynaya dikmişti gözlerini. Tam ortadan başlayan
çatlak yedi parçaya bölmüştü aynayı. Her biri başka parçada, yanyana olmalarına rağmen
çok uzaktalarmış gibi yansıyorlardı. Soba yakıldı çaylar koyuldu.
Mustafa: ”Normalde buralada kalacak yer bulamazsam diye burayı göstermişti bizimkiler, bu
kadar erken geleceğimi ben de tahmin etmiyordum” “Biraz garip bir karşılaşma oldu” dedi
Hakim “Oldukça soğuk ve ıslak bir karşılaşma” diye ekledi Mustafa. Çayları doldurdu Hakim
sohbetin başlayacağı hevesiyle aldığı ilk yudum ağzını yakınca kaşıkla boş çayı karıştırmaya
başladı.
Hakim: “Eskiden dünyanın uçuk kaçık yerlerine giderdin bazen de beraber giderdik gerçi ya
her buluştuğumuzda en güzel hikayelerini ilk bana anlatırdın.”
Mustafa:“Yine gideriz Hakim ne var sanki.” Hakim: “Yok be Mustafa geçti artık bizden. Sen anlat bakalım ne hikayeler getirdin bu sefer”
Mustafa: “Hiç kusura bakma Hakim efendi sen bana taş çıkartırsın. Geçmişmiş bir benim
başımdaki aklara bak bir de seninkilere sanki gittiğim zamandaki halin. Bunca yıl bir yıldız
bile mi düşürmez o saçlara.” “Tamam be tamam gideriz yine” dedi Hakim hafifçe sırıtarak
“Hadi anlat bakalım vardır sende ilginç şeyler” “Yani var tabii, bir mantar buldum ama bildiğin
gibi değil.” sonra kalkıp odanın köşesindeki minik gri valizin fermuarını açtı Mustafa. Biraz
karıştırdıktan sonra elinde minik bir blokla geri geldi. “Bakın bakalım. Mantarlar konusunda
eline su dökülemez biliyorum ama iddia ediyorum böylesini sen de ilk defa görüyorsun.”
Şeffaf reçinenin içinde beyaza çalan incecik saplarının üstünde tıpkı bir çiçeğin polenlerini
andıran çıkıntılara sahip şapkaları duruyordu mantarların. Hakim elbette buna benzeyen çok
çeşit mantarla karşılaşmıştı ama gözlerini faltaşı gibi açtıran bu mantarların minik bir
karıncanın bedeninden çıkmasıydı. “O gördüğün sadece bir mantar değil. Bir manipülatör ve
bir katil. Doğrudan zehirlemiyor diğer mantarlar gibi. Önce ele geçiriyor karıncayı, yönetmeye
başlıyor: kendi topluluğundan uzaklaştırıp en iyi büyüyeceği ortamı sağlaması için
köleleştiriyor ardından önce onunla, sonra onun kendisi için sağladıklarıyla büyüyor
çoğalıyor taa ki sömürecek yeni bir tanesini buluncaya dek. Anlayacağın bir zamanlar
karıncalara yem olan mantar gün geliyor seçtiği karıncanın bedenini tüketebiliyor.”
Hakim: “Vay be böylesini cidden ilk defa görüyorum. Musa: “Peki o mantarın etkisinden
kurtulabilir mi, zihnini ele geçirmiyor ya” Mustafa: “Kurtulamıyor yani bildiğim kadarıyla, tüm
bunları yaptırabildiğine göre zihnini ele geçiriyor desler de şaşırmam. Kaldı ki karınca bu
insan zihniyle bir değil ki”
Musa: “Diyelim ki kurtuldu, sence kendisini hatırlayabilir miydi yeniden? Yoksa sürüklendiği
yerde kayıp mı olurdu?”
Hakim:” Tekrar kendine gelirdi, zehrin etkisi kalırdı elbet bir süre ama zamanla onu da atardı
bence”
Mustafa: “Ben tamamen etkiden kurtulabileceğine inanmıyorum belki sürüklendiği yerde
yaşamayı öğrenirdi ama eski yuvasına dönemezdi. Karıncalar belli kimyasallar bırakırlar
sürüleri bu şekilde bulurlar o yüzden sürüden bu şekilde ayrılanın yeniden sürüyü bulması
kolay olmaz. Kokuyu tanıyamaz bir kere.”
Musa: “İyi de alt tarafı bir mantar bu”
Mustafa: “Alt tarafı dediğin hayvanın hareketlerini istediği gibi kısıtlıyor, yönlendiriyor. Uzun
süre farklı kültürlerin baskısı altında kalan toplulukları düşün zihinlerini yönetemiyorlar belki
ama hareketlerini kısıtlıyorlar buna rağmen benliğini yaşattığını iddia etse de toplumlar
zamanla ya asimile oluyor ya da bir miktar uyumlanıyor.”
Musa: “Uyumlanmak diyorsun da zaten başta ilk anında da uyumlanarak öğrenmez mi insan.
Kimliği bulmak diyoruz kaybetmek diyoruz bulduğunun sana dayatılan mı yoksa ait olduğun
şey mi olduğunu nereden bilebilirsin. Çevrede gördüğünü özümser her varlık hele ki insan.
Türkçe konuşan bir eve doğup da ilk cümlesini farklı bir dilde kuran çocuk gördün mü sen
hiç.”
“Herkes ait olduğu yere doğar” dedi hakim “Herkes doğduğu zamanın ve yerin ona ihtiyacı
sebebiyle o’radadır. Ben buna inanırım.” Musa: “Peki sizce bir toplumu sindirmek mi daha kötü yoksa aidiyetini çalmak mı?”
Mustafa: “Ölmeyi mi tercih ederdin yoksa uzuvların eksik yaşamayı mı?”
Musa: “Ölmeyi”
Hakim: “Ölmek tabii ki”
Çocuk: “Yaşamayı” dedi itiraz edercesine
Mustafa: “Hayatı ne kadar sevdiğine bağlı. Ben de Yaşamayı derdim. Sonuçta Umut hep
olmalı değil mi senin yaptığın gibi ya kurtulsaydı diyebilmeli insan.”
Musa: “Ama o düşman illa olacak yani”
Mustafa: “Elbette bak bu mantarlara; böcekler için birer düşmanlar, insanlar içinse şifa.”
Hakim: “Yaratılmış olan her şeyin bir zıddı olur elbet. Bu da dengeyi sağlar aslında. Başta
düzensiz gibi görünen bir düzeni var doğanın. Yukarıdan üçüncü bir göz olarak baktığında
anlaşılabilecek bir düzeni. Bu düzeni bozmaya çalışansa eninde sonunda yok olmaya
mahkum oluyor. Düzen hükmün kendisi ve hüküm kibri kabullenmez.”



