
Parmaklarının arasından geçen ufak bir esinti denizin tuzlu kokusunu ulaştırıyor Yabancıya.
Geçmişinin boğucu nemini çekiyor içine Hüznün umudun beklentinin ve ne kadar uzaklaşsa
da kaçamadığı korkularının yükünü taşıyor. Kimliğini bulmanın, Musa olmanın yükünü.
Hatrına gelen kesik kesik anıların, sadece en büyük pişmanlıklarını barındırmasının yükünü.
Hakim’i görüyor, yanına yaklaşıyor. Bir meltem sarmalıyor ikisini. Yeni bir dalga geliyor ve
ayak diplerindeki deniz kabuklarını süpürüyor.
“Canım acıyor” diyor Musa
“Biliyorum”
“Ben ciddiyim, çok canım acıyor”
“Biliyorum benim de canım yandı kül oldu acıtıyor, acıtmalı da”
“Senin yaşadığınla benimki bir mi? diyor Musa biraz da öfkeyle. Bir nebze destek bekliyordu
en azından geçer denmesini. O ise dalga geçer gibi acıtmalı diyordu.
“Bilemeyiz.” dedi Hakim
“Aynı şey değil!” Musa gittikçe daha da hırçınlaşmaya başlamıştı.
“İnsanların yaşadıklarını küçümsememelisin. Acı bir etkilenme biçimidir ve herkesin
kırılganlık düzeyi farklıdır. Yaşanılanları dahi bilmezken senin mi karşındakinin mi daha çok
etkilendiğini nasıl anlayabilirsin ki?. Üstelik insan çektiği acının ona ne denli bir güç ihsan
ettiğinin farkında dahi değildir. Acı güçtür ve güç kibri getirir beraberinde. Kibirse camdan
ateşten ve şeytandandır. O yüzden acıtmalı. Acıtmalı ki o güce sahipken istediği an acıyı
bitiremeyeceğini bilsin kişi. Hem gücünün hem acziyetinin farkına varsın.”
Musa durdu henüz aydınlanan havaya kabaran denize baktı gözüne kestirdiği bir deniz
kabuğunu tekmeyle denize fırlattı. Sırtını döndü ve uzaklaşmaya başladı. Attığı her adımda
daha da çok saplanıyordu kumlara. Başta ayak parmaklarını hafifçe okşayan o kum taneleri
gittikçe balçığa dönüşüyordu. Ayağından kavrıyor ve vantuzlarıyla içine çekiyordu onu.
Derken bir çığlık duydu. Sese doğru ilerlemeye başladı. Suya ulaşması, her kimse çığlığın
sahibi onu kurtarması gerekti. Ve hızlı olması, çünkü her saniye artan dalgalardan herhangi
biri kapıp çekebilecekti onu. Birkaç adım daha ilerlemeyi başarmıştı ki çığlığın sahibinin
siması göründü belli belirsiz. Hakim dalgalarla boğuşuyor bir an büyük bir dalganın içinde
kaybolan silüeti bir an suyun yüzüne çıkıyordu. Yabancı ise daha suya bile ulaşamamıştı şu
suya bir ulaşsa deli gibi yüzüp kurtaracaktı onu. “Musaa yardım..!” diye bağırdı Hakim. Musa
balçıktan çıkmayı başarmıştı ki hareket kesildi. Tüm gücüyle yüzmeye başladı Musa,
Hakime ulaştı, geç kalmamış olma umuduyla çıkardı sudan. Sarstı ama tepki yoktu. Yaşadığı
şokla denize bakıverdi, dalgalar nispet yaparcasına sakinlemişti. Az önce Hakimi içine çeken
deniz çarşaf gibi dümdüzdü şimdi. Hakimin kalbi gibi nefesi gibi sessizdi. Şoku hala
atlatamasa da yapması gerekeni biliyordu makine gibi düşünmeden sorgulamadan yaptı ne
gerekiyorsa. En ufak bir yaşam belirtisi beklerken Musa, kendisinin de nefes almadığını fark
etti. Sanki Hakim tekrar nefes alamazsa o da almayacaktı. Hadi Hadi diye mırıldanıyordu
içinden. Ve Hakimin gözleri birden açıldı tüm duygulardan arınmış o bakışları gördü Musa.Bir
bakış ki Ne korku ne huzur barındırıyor, anlamlandırmaya çalışmıyor bir şeyleri, sadece
yaşamak istiyordu. Musa bu bakışı çok iyi biliyordu hayatta ama yaşadığının dahi bilincinede
değil demekti bu. Hakim nefes alıyordu artık ancak Musa hala nefes alamadığını fark etti.
Hatta bu sefer nefes almaya çalıştıkça hava boğuyordu onu. “Nasıl nefes alıyoruz diye
düşünmeden, sorgulamadan yaşıyoruz.” dedi biri. “O kadar sorgulamadan ki bir unutsak
tekrar nasıl yapacağımızı bilemeden.” Ve omzuna dokundu. O dokunuşla derin bir nefes
çekti Musa.
Derin bir nefes çekerek yataktan kalktı. Kan ter içinde kalmıştı. Elleriyle örttü yüzünü,
gözlerini sımsıkı kapattı, sonra açıp duvara dikti. Derken kapı çalındı Hakim girdi içeri.
“Günaydın kardeşim, hadi yemek yiyeceğiz sen de gel, daha balığa gideceğiz bu gün”.
Rüyasını anlatmak istedi başta ama kötü rüya anlatılmaz diye sustu. Sahi Hakim’den mi
duymuştu bu sözü. Sadece kafa salladı ve Hakimin gidişini izledi. Kalkıp elini yüzünü
yıkadığında biraz daha kendine gelmişti artık. Oturup bir şeyler yemeye başladığındaysa
tamamen unutmuştu gördüklerini. Toparlanıp yola çıktılar. Geçtiğimiz hafta Hakimin eski bir
arkadaşı ile karşılaşmışlardı o da hem biraz eğlenmek sohbet etmek hem de balık tutmak
için davet etmişti. Limana ulaştıklarında Hakimi kollarını açarak karşıladı arkadaşı. Çocuk ve
Musa biraz daha geriden gülümseyerek ilerliyorlardı. Çocuk tekneyi görünce hemen dibine
kadar gidip incelemeye başladı. Hakimle arkadaşı eski günlere dair konuşmaya başladılar
Musa da onları dinliyordu bir yandan da göz ucuyla çocuğu kontrol ediyordu. Askerlikten
tanışıyorlarmış. Mustafa’ymış adamın adı. O dönem samimilermiş ama sonradan denk
gelememişler bir türlü. Ta ki geçen haftaya kadar Mustafa’nın yolu bizim buralara düşmüş.
“Buraya gelirken de aklıma düşmüştü ya nasıl bulacağım koca şehirde bizimkini diyordum
kendi kendime” derken sırtına hahifçe vurdu Hakimin ve devam etti
“Musa inan bana tekneden indim bak iner inmez baktım Hakim karşımda adamın biriyle
konuşuyor”
“Ben de” dedi Hakim “Ayda yılda bir inerim şehre onda da o taraflara gelmem normalde.
Bizim mantarları gönderdiğimiz adam ısrar etti orada işim var oraya gel diye o yüzden
geldim.” “Ben tabi Hakimi bulmuşum kaçırır mıyım bir koşuşum var yanına görmen lazım”
“Ama iyi de oldu ne kadar olmuş görüşmeyeli be Mustafam. Burnumda
tütüyormuşsun da
fark etmemişim.” Onlar konuşurken çocuk teknenin pruvasına uzanmaya çalışıyordu. Geç
fark ettikleri bir şeyde bu olmuştu. Çocuk suya düştüğünde diğerleri daha ne olduğunu
anlayamadan Musa o tarafa doğru koşmaya başladı.



