
Dondurucu soğuğa inat artıyor sis. Ha bir de göz kapaklarıma çöken uykuya inat. Sırtımdaki
kalın palto bile engel olamıyor titrememe.Ağzımdan belli belirsiz çıkan buhar, sisle
bütünleşiyor. Bunu izlemekse tek eğlencem olmuş. Ellerim bilinçsizce yaklaşıyor. Bana ait
değiller, başkasının uzvunu taşıyorum sanki. Başkasıyla bile bir nebze empati kurar ya
insan. Ben onlara karşı hiçbir şey hissetmiyorum. Kısacık baksam bile rahatsız oluyorum
bazen, görmek istemiyorum. Oysa onlar da benim gibi, hayatta kalma peşinde o kadar. Yine
de olmuyor işte ve gerisin geri ceplerime sokuyorum onları.
Ufukta bir koşuşturma başlamış. Bu hazırlıklar ayın gidişi için mi? Yoksa güneşin gelişine mi
tüm bu karmaşa. Kırmızıyı baş köşeye oturtmuşlar, diğerleri yer telaşında. Mavi hariç, o
kalan tüm vakitler orada olacağıyla övünüyor yine. Ama ya olamazsa? Ya bulutlar sararsa
her yanı, ya yine kar yağarsa raylara? Ben yine de ilk gün ışığını ararım. Ben hep onu
ararım.
Tren garına doğru yöneliyorum. Buralarda ilk gün ışığı oraya düşer. Bu ayazı dindirebilir mi
bilmiyorum, yine de bir umut işte. Her yer kapalı, sadece hediyelikçi açık.
İçerideki küçük lamba da gün ışığını bekliyor, masmavi kar küreleri de. Hatta kapı önündeki
paspas bile sessizce onu bekliyor, biliyorum. Derken kapı açılıyor. Eski püskü yamalı
kıyafetleriyle yaşlı bir adam çıkıyor içeriden. Onun eldivenleri bile yok, parmak uçları hala
mosmor. Kafasını hafifçe kaldırıyor. Ruhumu emercesine bakıyor gözlerimin içine. Bir adım
atıyorum ona doğru. Bakışlarını çevirmiyor. Ben de öyle. Sonra eldivenlerim aklıma geliyor.
Benim pek de işime yaramıyorlar zaten, diye düşünüyorum, en azından ona vereyim. Elimi
cebimden çıkaracak oluyorum. Aniden boynunu büküp koşarcasına uzaklaşıyor. İçeri girip
ısınmak ne kadar cazip. Ama onun peşi sıra ilerliyorum ben de. Arada bir etrafına bakıyor.
Belli ki göremiyor beni. Normalde de hayalet gibiyimdir, nerde olursam olayım varlığım
yokluğumla bir olmuştur hep. Bunu nasıl başarıyorum bilmiyorum ama bazen işe yarıyor işte.
Gerçi bu kez sisin de çokça yardımı dokundu.
O önde ben arkada ormanlık bir alana doğru ilerliyoruz. İnsanın sisten önündeki ağaca
çarpmamak için bile ek bir çaba sarf etmesi gerek burada. O ise her ağacın yerini biliyor
sanki. Öyle emin öyle süratli. Sonra aniden duruyor. Ben de hemen ardındaki ağca
saklanıyorum. Cebinden bir şey çıkarıyor, oyuncak bir bebek. sonra yere yığılıyor öylece.
Koskoca adam hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Belli ki o, artık beklemiyor gün ışığını. O
yüzden mi geldim acaba peşinden? Umudu olmak mı bana düşen? Ama hayır, ona doğru bir
adım atmamla irkiliyor. Yine korkuyla atılan kaçamak bakışlardan biri ve kaçıveriyor. O tarafa
doğru yaklaşıyorum biraz daha. Bir el beliriyor birden. Elin sahibiyle göz göze geliyoruz. Aynı
korku orada da karşılıyor beni. Sonra çekilyor; eller, gözler ve oyuncak. Ve sis ve bulut.
Günün o ilk ışığının önünde el pençe divan hepsi. O ise bir bedeni göstermeye gelmiş sanki
bu gün, soğuktan ne çürümeye ne de kokuşmaya vakit bulamamış, bembeyaz bir bedeni.
Üstündeki buzlar çözülse canlanıverecek sanki. Ellerimle saçlarını tarasam tepki verir mi?
Yoksa elimde üç beş telle kalır mıyım öylece? Ben değmeden düşen yaprak değiyor
saçlarına. Alıyorum.
Anılarımı çoklarının cansız gördüğü nesnelere yüklemek huyumdur. Binbir türlü anıyla
doludur ceplerim. Diğerleri garip bulur ya, benim için birer hazine sandığı onlar. Bu yaprak da
morarmış uzuvlar eşliğinde ceplerimden birine girmeye hak kazandı. Hava hala çok soğuk
ama artık titremiyorum.



