
Bazen sinirleniyorum, bazen üzülüyorum, duygularımı anlamlandırmaya, yönelen niyetleri okumaya çalışıyorum.
Bu koca şehirde kendimi kaybetmeden bulmaya, sakin kalmaya çalışıyorum.
Sevmeye, sevilmeye gelince iş; çıktığım gönül basamaklarından yere çakılıp da yaralanmak beni korkutuyor. İnsanlara beni sevme ve daha da mühimi ben tarafından sevilme müsaadesini vermek, ellerine sivri uçlu bir iğne verip yaramı acıtmadan dikmelerini istemek gibi. Ama daha önce yaptılar mı bu işi, elleri hafif mi, anlarlar mı öyle ince işlerden; bilmiyorum ki! Hassas terazilere külçelerle altın asmaya kalkışıyorlar mı, parlayan aynalara bakarken gülüp arkalarını döndüklerinde somurtuyorlar mı; bilmiyorum ki! Ellerindeki anahtarlar bendeki kapılara uyuyor mu, kapılarımı açarken çıkardıkları ses beni ürkütüyor mu, öyle kaba saba mı çalıyorlar kapımı; yoksa inceden bir sesle sesleniyorlar mı önce bana? Neşeyle içeri davet ediyor muyum onları; bilmiyorum ki. Kimileri geliyor öyle ellerinde anahtarla, anahtar benim kapımla aynı boyda. Küçük kapılarım, koca anahtarlarla kırılıyor. İçeriden benim sesim yükseliyor: bu sefer neşeli bir "Geel!"
sesi değil, tiz bir ağlama sesi.
Bir zamanlar gönlümde tahtlara oturttuğum, başlarına taçlar kondurduğum insanların oturdukları tahtları permeperişan bıraktıkları, taçların çiçeklerini ezip yere attıkları oldu... İçimde ne bir meltem ne bir sıcaklık; ama en şiddetlisinden bir poyraz, bir kasırga estirip gittiler. Arkalarından yaşlı gözlerle bakakaldım. Ne çok üzülmüş; renklerine düşkün o ben, ne karalar bağlamıştım! Yüzüm sararıp solarken tüm karayı gözüme çalmıştım. Kara gözlerimle ben, demiştim ki: Madem uzaktakileri göremiyorum, yakındakileri görmemin ne kıymeti var; asıl sevdiklerim uzaktayken? Gözlerimin sisini, kalbimin pasını götürecek olanlar öyle uzakta olunca ben yazmış da yazmıştım. Hep boğuktu ağzımdan çıkanlar, kalemimin sesi gür çıksın, onu yensin istemiştim. O günlerde ağlamamı yatıştıran, yüzümdeki yaşları silen bir kağıt parçası olmuştu hep. Yanında yapayalnız olduklarım, şu kağıtlarla yerlerini değiştirselerdi ya! Ben yaşlarımı silen bir insan eli olsun, üzüldüğümde koşup sarıldığım bir kalem değil sevdiklerimin kolları olsun diye ne kağıtlar feda ederdim. Daha güzel sevilmek için daha güzel yazılarımı sererdim
yollarına. Çıktığım her gönül basamağına bir sayfa yazardım, üstüne basıp geçmelerine aldırmazdım. Ne vardı yazılarım değil de sevdiklerim olsaydı, yanımda iki yaprak olan.
Kapımdaki kilidi açmaya zorlamayacak, aksine kapının ardındakilere siper olacak insanları bekledim bunca satır ben. Her bir yazımda, onları üstlerine sereceğim gönül basamaklarını saydım.
Gün geldi üzerine yazılar yazdıklarım, o gönül basamaklarından nasiplendiler. Nasiplenmesine nasiplendiler de bilemiyorum ki ben:
Bugün bulduklarım, isimleriyle yeni sayfalar yazdıklarım; yarın kırarlar mı kalbimi, incitirler mi hislerimi? Onların beni saran kollarından sonra daha da sıkı sarılır mıyım kalemime? Kapılarım eskisinden de mi küçük olur, onların gittikçe büyüyen anahtarları karşısında? Bilemiyorum.
Ama paylaştığımız yemeklerimiz, yürüdüğümüz yollarımız öyle güzel; yüzümü güldüren nükteleri öyle tatlı ki!
Ben, ellerine verdiğim sivri iğnelerle canımı acıtıp acıtmayacaklarını izlemeyi öyle seviyorum ki! Karşılaştığım teyzelerin ince davranışlarında, sokakta top oynayan çocukların haylaz gülüşlerinde onları bulmayı, aileme yeni simalar katmayı, yeni yerleri yeni insanlarla gezmeyi... Tüm bu yazılarımı... Öyle seviyorum ki! Bundan sonrasını Rabbim'e bırakıyorum. Sen doğru insanlara emanet et kalbimi, diyorum. Rabbim sen iyi insanlar çıkar karşıma, karşısına çıktıklarım için iyi bir insan yap beni. Aynada ben de çıksam kendi karşıma, iyi bir insan olayım, ben bana!



