
Rüzgarın uğultusunu hissedebilmek için boşluğa mahkum değiliz. Nereden bakılırsa fiyakalı gözüküyor, kelime oyunu yahut laf cambazlığı değil bir hatır meselesi. Bir vakit şöylece düş eylediydim, anlatması uzun olur diye kimseye söylemediydim, sustuydum, konuşmadıydım, bilemedi gayrı kimse. En güzel çınar yaprağı ile duyarsınız rüzgarı, hissedersiniz, hafiften ürpertir, yağmuruda alırsa yanına fırtınayım ben diye çıkagelir, git diyemezsiniz. Edepsizlik olur, misafire hiç git denir mi!
“Edeb bir tâc imiş nûr-ı Hudâdan
Giy ol tâcı emîn ol her belâdan”
Lisede “din kültürü” hocamız sınıfa girdiğinde çoğunlukla tahtaya bu “lâedri’yi” yazar bir de tonlayarak okurdu, çok hoşuma giderdi, hala da öyle. Kelimelerin yüreğin gölgesinde serinlediğine inandım, bir başka hal vardır mısralarda, ferahtır, yormaz, düzeltir, yıkmaz ama yakar, bir çift göz insanı nasıl yakarsa birkaç kelime bir araya gelip canevinizden vuruverir sizi, sarsılırsınız. Ne olduğunu anladığınız halde, bilinçli bir teşebbüstür bu. Alışırsınız. Çokları sarsılır. Şimdi gökyüzüne bakıyorum da yıldızlarını kuşanmış, cırcır böcekleri konser veriyor şehre, motorların sesleri “modernist” mevzuların fitilini ateşliyor, altın inmeye direniyor, doların Allah belasını versin, senin yüzünden akan terler boncuk boncuk dökülüyor taşlığa, gözyaşını mevzuya dahil ediyorum materyalizmin midesi bulanıyor, peki ya sonra? Eylül geldi, yaz bitti. Sonbaharı çağırmasan da ilkbahara geçsek? Olmaz. Olamaz. Olmadı hiç.
Belki?
Senin seksek oynadığın kaldırımlar asfaltla bitişik.
Yürünmez yollardayız gayrı eve geldik.



