
Günler peş peşe sıralanırken bazen insan sadece ardından bakakalır. "Koşmam, varmam lazım yazgıma" dese de her gün, uzaklara dalmaktan uzaklara gitmeye fırsat bulamaz çoğu kez. Hoş aranan uzakta mı o da kesin değildir...
Düşüncelerle savaşır, şu koltuk hiç olmuş mu oraya der sonra da kalkar bir kahve yapar kendine. Uykusu açılsın falan diye de değil, yalnızlığının kırk yıllık hatrı vardır kendisinde. Kalan işi tamamlamak için oturur yine köşesine bu defa bardağın sehpadan iniş kalkışları da eşlik eder bu sessizlik müzikaline. Gözü bir anda masasına takılır; öylece fırlatılmış, sayfaları koparmaktan incelmiş, rengi belli belirsiz yıpranmış bir defter vardır kendisine doğru bakan. Aniden kalkar yerinden, "yahu bir zamanlar ne yazardım." der oturur yine masasının başına. Bir sürü kalemin arasından gözü kırmızı olana takılır, kalır. Eski bir tanıdığı görmüştür artık vefa dedik ya başka kalem kullanmak olmaz, kırmızıdan alır eline. Ucunun yıprandığını görünce yazdığı şiirler birer birer belirir gözlerinin önünde. Önce bırakmak ister o kalemi, "başka kalem mi yok" der kendi kendine ve cevap verir hüznümü ondan başka
kimse yazmadı, diye. Sahi hüznümüzü kimler yazdı bunca zamandır? Dostoyevski varını yoğunu kumarda kaybettiğinde ödeyemediği kirasını yazmıştı. Camus "Bugün annem öldü, belki de yarın." derken boşvermişliğine bir kılıf örmüştü. Kafka babasına söyleyemediği o sözleri "Babaya Mektup" diye yazmamış mıydı? Peki bizi kim yazabilir bizden başka? Onlar kendini yazdı, biz onların kendilerini anlattığı kadarıyla tanıdık. Kafka'nın babasını sadece Kafkadan okuduk, babası da yazsaydı belki oğlum diyecekti, şöyleydi de şöyleydi... Kafka oğlum dedi diye sevinecekti belki de. Hatta Babaya Mektup değil Babama Mektup diye yazardı kitabını belki de...
Ama yazmadı, yazmadık. Dünyaya izimizi bırakamadan öylece çekildik mezarımıza, değmedik en kalabalıkta bile kimseye, söylemedik şarkımızı rüzgara, anlatmadık olmayacak hayallerimizi bir dosta ve en acısı da yazmadık. Kalemi kırdık avcumuzda, kağıdı buruşturduk sayfalarca... Belki korktuk biri okur diye belki kötü yazarız diye çekindik belki de yazmadık hiçbir şeyi, sevmeye ayırdık tüm zamanımızı. Ama zaman yetmeyecekti hiçbirimize. Seven sevdiğinde sevgisi vuku buldukça var olacaktı, varlık içinde yokluğa doğru adım attık öylece. Sonra bekledik biri bizi de yazar diye hatta belki yazmıştır diye onlarca sayfa karıştırdık. Asaf' la başlayan okumamız Özel' in çözülmüş bir sırrın üzüntüsü dizelerinde takıldı, kaldı...
Herkes kendine yazıyordu, birileri yıllar sonra çıkıp bir şiiri kendine ait zannediyordu. Zayıftık, ürkek davranmayalım derken ürkmüştük yazgımızın kaydını tutmaktan. Ve yazmamıştı kimseler kendinden başkasını...
Defterin kapağını çevirmişti bir anda, yazacaktı bu defa. Son kez pencereye takıldı gözleri, güneş doğmak üzereydi. Varlığın sesi bastırmıştı tüm kainatı. Kuşlar insanlardan aldığı iktidarı güneş doğana kadar bırakmayacaktı belli ki. Kalktı yerinden, açtı pencereyi, oturdu önüne. Baktı insan olmayan sokaklara...



