
Herhangi bir yere yetişme kaygısı duymadan yüzümüze vuran güneşi, yüreğimizi incitmeyi gönlüne yediremeyen gökleri, ağladığında hüznümüz katmerlenmesin diye gökkuşağını yanında getiren bulutları ve ahengi adımlarınızla uyumlu şiirleri hafızasında yitirmeyi unutan bir çift gözle dünyada bulunduğumuz yerin neresi olduğunun önemini umursamadan zamanı ardınıza alarak yürüyebilir misiniz? Çok şey istediğinin farkında olan insan ne yapmaması gerektiğinin de bilincinde olmalı. Ama hayat denen şu düzen içerisinde “realiteden” kopmayı başarmak neredeyse imkansız. Boynumuzun bükük kalmasına mani olmayı “romantize” hayallerle süslediysek “realiteye” yakınlığımızı kontrol etmeyi ihmale edemeyiz. Peki ne yapalım? Bilmiyoruz! Her sorunun cevabı “sorun’un” kendisinde saklı falan değildir, arayan bulur, biliyoruz! Umduğunu bulamayanların, aramaya üşenenlerin, rüzgarı saçlarında hissedemeyenlerin bulunduğu yer; işte hüznün tam göbeğidir. “Realite” ile hayat, hayat ile hüzün çoğu zaman eş değerdir. Böylelikle nerede olduğumuzu hatırlıyoruz ve ilana mecbur oluyoruz: “Hüznün hangi kıvrımındaysa yerimiz, orayı terk
edip gidemeyiz.” Sözümüzde durup durmayacağımıza karar verelim, zaman akıp giderken “O’nu” biz seyredelim. Umursamadan. Ahengi bozmadan. “Yağmurları incitmeden.”



