
Ne mutlu güzelliklerden önce acıları tadanlara. Önce öğrenir sonra yaşar onlar. Önce pişer, sonra yanar. Kendi ateşlerini kendileri ararlar başta. Acının, yalnızlığın lezzetini iliklerine
kadar hissederler. Sonra kimse yok dediklerinde bile kimseleri olduğunu fark ederler. Başta kimsesizlerin kimsesini bulurlar sonra kendi kimseleri olurlar. Ne mutlu yağmurda ıslanmadan ateşe dalanlara. Onlar için yağmur damlaları sadece sudan ibaret olmaz çünkü.Yağmuru yağdırana kavuşmuştur onlar. Gökten düşen her damla huzur her damla şükür. Ümidin, sabrın, bekleyişin güzelliği kadar masum, güzelliği kadar ferah.Tezahürün yokluğu getirir ancak zahiri. Ve önce zahiri bulan tadabilir tezahürün lezzetini. Ham meyveler acı olur hep, ele avuca gelmez küçük çocuklar. Hem kaybolur ruhun büyük girdaplarda hem tanımadığın kimseler ruhunu kucaklar. Gözlerinin içine bakar sofralarını yüreklerini açarlar sana. Gerçekten tanımıyor muyum dedirtirler. Bir bitiş bin başlangıcı doğurur kimi zaman. Olanca karmaşa içinde su kadar berrak gök kadar derin sohbetler edilir. Kendisine bile yabancı olan o adam burada o kadar da yabancı değil artık. Hatta o
imrendiği evlerden birinde, cayır cayır yanan sobanın yanı başında oturmakta. Bu sefer sohbetin de etkisiyle içtiği çayın tadı bile başka. Kapı çalıyor. İhtiyar gelmiştir diye düşünüyor ikisi de. Hakim efendi kalkıp açıyor kapıyı.
Gelmesi uzun sürünce yabancı sesleniyor içerden “Hakim abi,
kim gelmiş?” Ses gelmeyince kalkıp gidiyor. Eski püskü kıyafetleri çamura bulanmış, soğuktan titreyen küçük bir çocuk. Gözlerinin feri sönmüş, ruhunu koparmışlar sanki. Hemen içeriye alıyorlar. Birkaç gün içinde iki yabancıya ev sahipliği yapmak Hakim efendi için bile alışılmadık. “Vardır bunun da bir hikmeti diyor” kendi kendine. Yabancının gözü çocuğun ellerine takılıyor. Kirden, çamurdan belli belirsiz bu elleri tanıyor sanki bir yerden. Ah bir konuşsa şu çocuk, ağzından tek kelime çıksa razı. Belki de dilsizdir diye düşünüyor. Yeni kıyafetler verip karnını doyuruyor, sobanın yanı başına oturtuyorlar çocuğu. Ne Hakim efendi tek kelime konuşabiliyor ne de yabancı. Bir çocuğa bakıyorlar bir birbirlerine.
Çocuk ise odun
ateşinden bir an olsun ayırmıyor kehribar gözlerini. Öyle parlak ki gözlerinin kehribarı; ateşe yansıyor, harlıyor ateşi. Gözlerinin buğusu bile engelleyemiyor bunu. Derken Kehribar ateşe, ateş aya, aysa geceye fısıldıyor günün davetini. Tek kelime edilmemiş bir gece, yılın en uzun gecesi olsa gerek. Ama gözler tekrar aralandığında hala canlı alevler. Onlar uyuyamamış belli ki. Güneş yüzünü göstermeye başlamış artık. Kuşlar cıvıldaşmaya, ortalık canlanmaya başlıyor.
Hakim efendi çocukla beraber yumurtaları toplamaya çıkmış. Hakim efendi yumurtayı toplayadursun çocuk kuluçkalık yumurtasını almaya çalıştığı tavuğun gazabına uğruyor. Tavuk kovalıyor o kaçıyor. Sonra bakıyor olmayacak bu sefer tavuğu kovalamaya başlıyor
kahkahalar atarak. Yabancı ise pencereden onları izliyor. Bir süre sonra içeri geliyorlar. “Ooo günaydınlar delikanlı bakıyorum da erkenciyiz bu gün” “Yapma be abi” diyor yabancı gülümseyerek “Ben onu bunu bilmem biz yeni arkadaşımla beraber topladık bu günkü yumurtaları. Erken kalktın kalktın, yoksa papucun dama atılır haberin olsun” Çocuk kıkır kıkır gülerek Hakim abisine bakıyor. “E verin bakalım yumurtaları. Ama bu gün yiyeceklerimizi kim seçecek?” Hakim sepeti çocuğa uzatıyor. “Seç bakalım küçük bey, sonuçta toplanmasında baya yardımcı oldun” Çocuk seçtiği yumurtaları yabancıya uzatıyor. “Bunlar güzel mi?” diyor sonra. Çocuğun konuşmasının verdiği sevinçle gözleri parlayarak “Hem de çok güzel olur” diyor yabancı.
Tesnim ÇELİK
Yapay Zeka Çizimi:Zehra ULUBABA



