
Yaşadım ve belki biraz daha yaşayacağım.
Yaşamak eylemi; nasıl tabir edilir, nerede başlar, nerede biter? Bilemem ama hissedilebilir, hiisettirilebilir. Kavramlara hapsedilmiş zihinler topluluğu olarak sözlüğe bakmayalım. Bu sefer yaşayanlara bakalım. Bir bebeğin ilk çığlığı, bu eylemin ilk habercisidir. Ya da bir çocuğun ilk düşüşü, arkadaşından ilk ayrılışı, sevgiyi ilk kez annesinden başka birinde hissetmesi, ilk kez korkuyu canavar hikayelerinden değil de üstüne yığılan beton kütlelerinden öğrenmesi...
Bazen hissedilen öğrenilene hüküm giydirir; bilirsin insanoğlunun ölümlü olduğunu, bir gün gidebileceğini yahut sevmek zamanına paydos girebileceğini ama kalbin ezilir, bükülür tenhalarında "Bir başına dört odacık dolusu hüzün mü, canımı bu kadar yakan ya Rab?" dersin ve kalakalırsın. Fizik yasaları, geçerliliğini yitirir o zaman; yer çekimi yasası yok sayılır, mikrobiyolojik kalp sayımı baştan savma gelir, logaritmik denklemle çözüveremezsin hayatın matematiğini. Hepsi bir yana insan bile anlamaz ya susarsın. Kelimeleri toplamak, burçak tarlasında kopan inci bilekliğinin dört bir yana saçılmış
tanelerini aramaktan farksızdır. Yaşamak, en çok bu zamanlarda manasına kavuşur; "Bir ben var ki benim içimde; benden öte, benden ziyade" denilen zamanda.



