
Doğru demişler, sayılı gün tez geçiyor. Dün ninniler dinlemekteydim bugün yaşlardan yirmi ve dahi göz kapayıp belki de daha açamadan yetecek otuzlar, kırklar. Bir yerlere yetişmenin telaşıyla geçen yirmi yıl, yolun sonunun belirsizliğini taşıyan garip endişelere bırakıyor yerini. Duruluyorum ansızın sinemde cenk eden kocaman tufanların arasında. Yol neresi? Nereye varır? Kiminleyim? Kime doğru yoldayım? Elime aldığım harita anlamını yitiriyor. Gayesinden emin olan sarsılır mı birkaç dalgayla? Savrulur mu rüzgarlarla? Oysa ben, yalpalıyorum. İddamdan vurulup çoğu zaman düşüyorum en derinine dipsiz okyanusun. Ardından birkaç dalga... Bir yukarı bir aşağı... Ki budur insanı insan kılan. Elime tutuşturulmuş düz rotadan çıkıp dalgalarla yol almayı öğretiyor enginler. Telaşımı dost ediniyorum da kendime yaşamak sancısını takıp koluma nice yollar kat ediyorum.
Şunca yıllık aceleme inat. Koşmuyorum. Koşmadan da yetişilebilen duraklarda soluyorum güllerin en güzelini. Binbir dünya işinin arasında, bülbüllerin seslerini dinleyebilecek bir sükunetle terbiye ediyorum nefsimi. Yürüdüğüm yolun sonunu görmeyi ummadan atıyorum adımlarımı. Ummak çürütür hevesleri demişti büyüğüm. Ummadığım kadar büyürüm sanmıştım. Heveslerimi de nefeslerimi de yürüdüğüm yola vakfettiğim gün büyüyecektim.
Her şeyin muhtemel ve ölümün muhakkak olduğu bilinciyle baktım bir kere de dünyaya. Ki böylesi gösterdi bana nice görmediğim rengi, cismi, mânayı. Baktığımı gördüm. Belki bu sondur diye de çalakalem değil, özlem dolu baktım. Anladım ki çağımın laneti üstünkörülükmüş, gelecek telaşına kapılıp
kaybolmakmış.
Çağıma müstağni kaldım.



