
Hayat, rağmenlere rağmen yaşamaktı. Bize rağmen, size rağmen. Ya da o rağmenlerin doğurduğu yeni rağmenlere.
Bazen bu rağmenler uğruna yaşanırdı. Bazen onlara rağmen. Hepsi kendi içinde yaşamaktı:
getirilen, götürülen, izlenen, hissedilen...
İnsan kendisi için yaşamalıydı. Her şeyin sonu, dönüp dolaşıp insanın iyiliğine dokunmalıydı.
Ciddiyetle yaşamalıydı hayatı; ama ciddiye alışının tek nedeni yine kendisi olmalıydı. Her cümlenin içinde gizli bir “ben” bulunmalıydı. “Herkes mutlu olsun” demek mümkündü elbette,
ama insan şunu bilmeliydi:
ben mutlu değilsem, bu cümlenin ne manası vardı?
Yaşam bir şarkı gibi olmalıydı. Hatta içinden söylenen bir şarkı gibi.
Adını koymaya gerek yoktu; çünkü herkes şarkıya bir anlam yüklediğinde, şarkı yavaş yavaş bozulurdu. Bazen benzer şarkılar söylenebilirdi. Çünkü insan, her zaman kendi sesinden başlamazdı. Ama dikkatli olmak gerekirdi; başkasının melodisi, fark edilmeden insanın kendi şarkısının yerini alabilirdi.
Gözler bu yüzden hep açık olmalıydı. Yine kendin için.
“Kendin için.” Ne kadar kolay söylenen, ne kadar zor yaşanan iki kelimeydi.
Hayat, hızlı geçen zamanların toplamıydı.
Yaşam ise o zamanın içine yerleştirilen anlamdı.
Hayatta zaman geçerdi;
yaşamda ise olaylar derinleşirdi. Bazen nefes kesen anlar, nefes açan yerlere varırdı. Bazen de varmazdı. Ne yapalım, hayat buydu. Gökyüzü, kuşlar, yıldızlar; gülmek, ağlamak, sevmek, sevmemek; gitmek ya da kalmak…
İnsan baktığı sürece vardı hepsi. İyiyi iyi bilmek kolaydı. Kötüyü, sonucu itibariyle kabullenmek zordu. Bazen kötülük sadece kötülüktü.
Buna da rağmen yaşamak gerekirdi. Ve insan bilmeliydi: hayat geçerdi.
Yaşam, kalmayı seçerdi.



