
Hayat bazen eksik olduğunda güzel.
Şu sıcacık yaz gününde, bir bardak buzlu su en çok ne zaman güzel?
Tabii ki çölde kalmış gibi susadığında kana kana içerken!
Püfür püfür esmesi ya yattığımız yerin?
Kışın esse kalkar kapı pencere kapatırız.
Ama o terli terli eridiğimiz yaz günlerinde...
Sıcak, en çok soğuk kış günlerinde mutlu eder bizi.
Üşüye üşüye eve geldiğimizde sıcacık bir peteğin yanına oturmak.
Yorganımızı enn tepeye çekerek tatlı tatlı içine sokulmak.
Yani hayatın o tatlı güzellikleri ve insana verdiği minik mutluluklar, zorluklara verdiğimiz mücadele ile; o mücadeleden kazandığımız minik zaferlerle taçlanıyor.
O eksikleri tamamlayabilmenin verdiği haz ile tamamlanıyor "Mutluluğunda doldurulmayı bekleyen eksikleri"
Büyüklerimizin şu lafına ister istemez kızarım bazen:
'Hiçbir şeyin kıymetini bilmiyorsunuz evladım. Bizim zamanımızda şu yoktu bu yoktu. Bunların hepsi için dişimizle tırnağımızla uğraştık biz.'
Ama bu yakınmaya rağmen aynı büyüklerimiz sık sık eklerler konuşmalarına
'Ahh ahh. Nerede o eski günler!'
E tabi bunu duyunca insan diyor ki , ya hu teknoloji almış başını gidiyor, sermiş tüm imkanları önümüze, insan bu zor günleri hatırlayıp mutlu olur mu hiç?
Demek ki 'Nerede o eski günler' sözü ne kadar gerçekse, zorlukları aşmanın daha güç olduğu o günleri yaşayan büyüklerimizin tecrübelerine göre
"zorluklardan doğan mutluluk" da bir o kadar gerçek.
Eh, o zaman demek ki büyüklerimiz, o yaşaması ve başarması zor zamanda hayatın eksiklerini tamamlarken, bunca imkana sahip bizlerin tam olarak anlayamayacağı bir haz alıyordu.
Ne kadar uğraşıp didinirse bir o kadar büyük bir zafere ulaşıyordu.
Ulaştığı zafere giden yolda ne kadar ter döküyorsa, ulaştığı minik zafer de bir o kadar kıymetli oluyordu.
Ve kalbinin en derinlerinden en saf haliyle şükrediyordu.
Ama her şeye rağmen, insanız bizler.
Bazen yoruluyoruz, sorunları çözmesi zor da olsa kolay da olsa.
Bazen sinirleniyoruz içimizden bu türlü türlü eksikliklere.
Soruyoruz kendi kendimize
'Acaba neden bu kusursuz düzende bu sorunları çözmemiz istenmiş?'
Gecenin ardından günü, günün ardından geceyi mükemmel bir şekilde getirenin, bu sorunlar hiç var olmadan dünyayı yaratamaya gücü yetmez miydi?
Peki neden bu imtihan bize?
Yoksa bu minik zaferlerimizde, çok daha büyük zaferleri anlamak; hiç uğraşmadan bize verilen yaşam nimetinin, her gün biz her şeyden habersiz uyurken doğan güneşin, havanın, suyun, sağlığın farkına varmak mı?
Bu kadar gözümüzün önünde olan hakikati, var eden olmasa hayalimizin bile ulaşmaya yetmeyeceği bu nimetleri, başımız etrafa bakar önümüzü görmez yürürken bizi tökezletip düşürmek, kalkmak için çırpınırken yolun mükemmelliğini gösterebilmek için mi?
Hem sefası hem cefası mükemmel olan,
sefasına verilen değer kadar cefasına da değer verildiğinde ebedi mutluluğa çıkan o yolun mükemmelliğini...



